BY: admin

Psikoterapi

Yorumlar:Yorum yapılmamış

Ailede Sanat Terapisi

Ailede sanat terapisi, son yıllarda, aile terapisi kuramlarının gelişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kuramın gelişimi, aile terapisinde sanatsal ifade biçimlerini kullanan terapistlerin ilgisini çekmiştir.

Aile sisteminin, ebeveyn çocuk ilişkisinin ve çiftlerin ilişkisinin sanatla değerlendirilmesi ve araştırılmasına yönelik bütünlüklü terapi kurgusu oluşturmak için, PSIKODINAMIK, HÜMANIST, YAPISAL, STRATEJIK, ÇÖZÜM ODAKLI VE SISTEM YAKLAŞIMI gibi pek çok kuramsal çerçeve kullanılmıştır. Bu kuramların ışığında, sanatsal ifadenin değişime etkisinin, ailedeki etkileşim örüntülerinin ve sistem dinamiklerinin anlaşılmasını sağlayan çabalar önde gelen aile terapisi kuramlarını da etkilemiştir.

Bu çalışmada, sanat terapisinin; SÖZSÜZ ILETIŞIM, GÖRSEL PROBLEM ÇÖZME, AKTIF KATILIM SAĞLAMA gibi genel yararlılıkları üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda, aşağıda sıralanmış bazı yararlılıklar ailede sanat terapisinde de görülmektedir, hatta bazıları sadece aile sanat terapisinde görülmektedir:

Aile sanat terapisi, bütün jenerasyonların süreç üzerinde EŞIT SÖZ HAKKINA sahip olmalarını sağlar. Sanatı ifade aracı olarak kullanmak, bütün aile bireylerini terapötik bağlamda aynı düzeye getirir.

Aile sanat terapisi, bireysel ve grupla sanat etkinlikleri aracılığıyla sürece katılan bütün bireylerin duygu ve düşüncelerini kendiliğinden ve sürekli ifade edebilmelerine olanak sağlar. Kişiler ve aileler, başka türlü kuramadığı iletişimi sanat etkinliği içinde kurabileceklerini görürüler.

Bireysel terapide görsel ögelerin kullanılması, bireyin aile ilişkilerini aydınlatır. Basit bir resim veya kolaj çalışması bireyin içinden geldiği ailedeki konumunun ve rolünün anlaşılması için fırsatlar sağlar.

Sanat terapisi aile içi etkileşim için yeni yollar sağlar. Aile sorunlarının çözümü için yaratıcı potansiyelini kullanma, sorunlara farklı bakış açısından yaklaşma ve değişime yönelik davranışları destekleme gibi fırsatlar sağlar.

Bu bölümde, çeşitli aile terapisi kuramlarına dayalı klinik uygulamalar olarak ailede sanat terapisine stratejik bir yaklaşım amaçlanmıştır. Bu bağlamda, uygulama örnekleri ile, metaforların kullanımı, yeniden uygulanabilir örüntüler, ikincil değişimler, yeniden çerçevelendirme, ritüellerin kullanımı, dengesizleştirme ve terapötik çifte bindirme konuları kısaca gözden geçirilecektir.

METAFORLARIN KULLANILMASI

( Metafor: Bir kavramı ya da nesneyi benzetme amacı olmaksızın başka bir kavram ya da nesnenin yerine kullanarak imgesel çağrışım yapmaya yöneltmek. )

Haley (1963,1973) metaforların, terapist ile hastası arasında doğrudan, güçlü ama tehdit edici olmayan bir iletişim aracı olabileceğini düşünür. Metaforlar görsel, sözel veya hem görsel hem sözel olabilir. Metaforlar, hastanın sorununu araştırırken ve direnç uyandırmadan hastaya direktif vermek gerektiğinde çok işlevsel olabilir. Çünkü hasta kendisine yöneltilen metaforun bir araştırma ya da direktif olduğunu fark etmeden terapist amacına ulaşabilir. Terapist, hastanın metaforlarını araştırarak ve biçimlendirerek; hastanın durumuna uyan özgün bir yaklaşım geliştirebilir.

A, 26 yaşında, 4 yıllık evliliği ile ilgili yakınmalarından dolayı sanat terapisine gelen genç bir kadındır. A’in yalnız yaşayan annesine karşı kızgınlık duyguları vardır fakat o bunun farkında değildir. Yakın bir zaman öncesine kadar eşiyle birlikte annesi ile aynı binada yaşarken 30 mil uzağa kendi evlerine taşınmışlardır. A, bahçe işlerini sevmekte ve özellikle hafta sonları yeni evlerinin bahçesiyle ilgilenmekten hoşlanmaktadır. Yakın bir zaman önce eşiyle ilişkilerinde çatışmalar ortaya çıkmıştır. A, eşinin ilgi ve ihtimam beklentisinin artmasından endişe duymaya başlamıştır. Annesinin her hafta sonu ziyaretine gelmelerini istemesi de, bahçesiyle ilgilenmesini engellemektedir. Bir seans sırasında, A, terapiste bahçesinin yabani otlar tarafından istila edildiğini söylemişti. Önce, yabani otlarla dolu bir bahçe yetiştirmenin güzel olabileceğini düşündü, ancak sonra bu düşünceden vazgeçip, bahçesinden yaban otlarını nasıl temizleyeceğini planlamaya başladı.

Terapist, A’in metaforunu, onun çizimlerinin ötesine genişleterek duruma uygun bir araştırma planladı. A’e, kocasıyla kütüphaneye gidip yabani otları nasıl temizleyeceğini araştırmasını önerdi. Araştırmalarından sonra, A, çözüm olarak otları yolmayı düşünmediklerini belirtti, çünkü bu şekilde kökleri kalacak ve daha da çoğalacaktı. Toprağı tamamen kazarak yabani otları köklerinden temizleyebilirlerdi, ama bu durumda çimenleri de yok etmiş olurlardı. En iyi çözümün, yabani otları kökleriyle birlikte yok edecek kimyasal ilaçlar kullanmak olduğu sonucuna varmışlardı.

Kütüphane araştırması ve ilgili çalışmalardan sonra kış yağmurları başlamadan bahçeyi kurtarmak için kısıtlı zamanları kalmıştı. Terapist, durumu annesine anlatıp onu ziyaret edemeyeceklerini açıklaması için A’i destekledi. Eşi de bahçede ağır işleri yapmak için bir adam tuttu. A kocasının desteğinden memnun kalmıştı. Birlikte annesinin isteklerine daha kolay göğüs gerebilmişlerdi. Artık annesi günlük yaşamlarına eskisi kadar karışmıyordu. Kocası da hoşnuttu, çünkü A artık kendisinden fazla yakınmıyordu. O’da A’e karşı daha ilgili davranıyor ve onun hobilerine daha fazla destek oluyordu. A de kocasının ilgisine, yeniden uyanmış duyguları ile karşılık veriyordu.

A, eşi ve annesiyle olan ilişkilerindeki değişimi görüyordu. Terapide, görsel bir metafor olan yaban otlarıyla dolu bir bahçe sayesinde, zor bir seçim olarak annesinden ayrılmayı, ve eşiyle gereken yakınlığı kurmayı başarmıştı. Bu zor süreçte, aile köklerinden ayrışmasının tamamlanmamış olması, kuşaklar arası sınırları tanımlama güçlüğü ve yer değiştirmiş kaygısı hakkında içgörü kazanmıştı. Kuşkusuz, içgörü tek başına davranışı değiştirmeye yeterli değildir, sadece bunu arzulamayı sağlar.

YİNELEYEN ÖRÜNTÜLER VE İKİNCİL DEĞİŞİKLİKLER

Hastalık belirtileri ve hastanın daha önce bunları düzeltmek için yaptıkları, terapist için tanıya yönelik önemli ipuçlarıdır. Var olan sorun, hastanın patolojik zayıflığı değil, daha çok interaktif sürecin devamını sağlayan yineleyici bir örüntüdür. (Bross & Benjamin 1982). Bu dinamik, ailesi ve arkadaşlarının sorumluluklarını fazlaca hissettiği için stres yaşayan 42 yaşındaki E örneğinde açıkça görülmektedir. Bu özelliğinin çevresindekiler tarafından istismar edilerek gücünü aşan sorumluluklar yüklendiğinin ve bundan dolayı kızgın ve gücenik olduğunun farkındaydı. Fakat, buna rağmen, başkalarının çözümsüz sorunları için çabalamaya devam ediyordu.

Terapist, E’den, kendisini bu denetleyemediği özelliği ile nasıl göründüğünü tasavvur eden bir resim çizmesini istedi. Ortaya çıkan sonuç ikisi için de şaşırtıcıydı: Bir çiçek kolyesi gibi vücuduna küçük insanlar asılmış iri bir kadın resmi çizmişti. Bu figür fiziksel olarak E’e benzemiyordu. Sonraki değerlendirmede E, duygulanarak bu figürü 12 yaşındayken kaybettiği büyük annesine benzetmişti. E’i, o yetiştirmişti ve onun kişiliğinde önemli bir etkisi vardı. Büyük annesinin hayat görüşü, kendini başkaları için feda etmek ve hiç kimseye hayır dememekti. E ağlamaklıydı, fakat onun, sürekli başkalarının isteklerine boyun eğdiğini kızgınlık hissediyordu. Birden, niçin kendini başkalarına feda etmenin kişiliğinde böylesi bir yer edindiğini anladı. Terapinin sonlarına doğru, artık geçmişte kalmış olan büyükannesini gömmeye karar verdi ve onu resmin alt kenarına yatay olarak çizdi. Bunu yaptıktan sonra, büyükannesi öldükten sonra, onun hayatta kalmış inançlarını gömdüğünü belirtti. Bu güçlü sembolik eylem gergin ve gizemli bir ortamda gerçekleşmişti.

E’nin büyükannesini gömme gereksinimi duyup buna karar vermesi, Watzlawick, Weakland ve Fisch’ in (1974) ‘ ikincil değişiklik’ olarak adlandırdıkları, sorun veya ilişkide tamamen yeni bir bağlama geçme halinin bir örneğini görmekteyiz. Bu, sistem değişikliğine yol açan bir mekanizma olabilir. Burada konu olan sistem, kendilik düzenleyici bir geri besleme mekanizmasının önceden belirlenmiş sınırlar içinde, sistemi değiştirmeyen küçük iniş çıkışları ile kısmen durağanlaşmış bir sistemdir. E’in aile anılarını dramatik bir süreçle yeniden keşfetmesi, büyük annesinden aldığı kendini feda etme anlayışını yeni bir anlayışla değiştirmesini sağlamıştır. Erken yaşlarda kazandırılan aile değerlerine karşı köklü bir tutum değişikliği halinde gerçekleşen bu süreç yeni davranış örüntüleri ile kalıcı bir değişime yol açacaktır.

YENİDEN ÇERÇEVELEME

Yeniden çerçeveleme ( reframing), kavramsal ve/veya duygusal bir durumu ya da bir deneyimle ilgili bakış açısını değiştirmek ve aynı somut durumu olup bitene uygun başka bir çerçeveye yerleştirmeyi ifade eder ( Watzlawick ve ark.,1974 ). İkincil değişiklik, bazen hastanın dünya görüşündeki böyle bir değişimle tetiklenebilir.

Yeniden çerçeveleme davranışı, bireyin kendisi için yararlı gördüğü bir sistemi koruma girişimidir ve genellikle terapistler bunu onaylar. Örneğin, hasta, ailesindeki bireylerin davranışlarını biçimlendirmiş olan rolleri ve inanışları araştırırken, bazen, kendi hayatı ailesi tarafından şekillendirilen bir çocuk olarak kendisini tanırken, bir yandan da aile sistemini korumak için yıkıcı davranışlarını kontrol etmeye çalışır. Bu ‘ kötü’ çocuğun eylemleri anne babasının dikkatini çeker ve mutsuz evlilik veya alkol-madde kullanımı gibi sorunların etkisinden sıyrılıp, çocuk için beraberliklerini sürdürmeye zorlar. Bu ‘kötü’ eylemler, hastanın aile içindeki konumunu yeniden tanımlayarak ‘‘ başkalarının iyiliği için kendini feda etmeyi ’’ yeniden çerçevelendirmesini ve durum hakkındaki algısına bir alternatif oluşturmasını sağlayabilir.

Eğer hasta ‘‘ AİLENİN PROBLEM ÜYESİ ’’ rolüne ısrarla sarılıyorsa, terapist onu grafik işlemlerle ayrılmaya cesaretlendirebilir. Hastadan ailesinin resmini çizmesini ister ve çizdikten sonra, bir makasla keserek kendisini resimden çıkarmasını ister. Çıkardıktan sonra, resimde kalan aile üyelerinin birbiriyle ilişkileri üzerine fikir yürütmesini ister. Hemen arkasından, aile resminden kesilip çıkarılan, aile bağlarından kurtulmuş bir üye olarak kendisi hakkında düşünmesini ister. Bu basit metaforik araştırma, hastanın bireyselleşme sürecinde yadsınmış gelişim görevleri hakkında konuşmasına yardımcı olur.

Değerleri veya değer sahibi olmayı düşündüren bir olay veya davranış yeniden çerçevelemenin ‘‘POZİTİF ÇAĞRIŞIM’’ (positive connotation) olarak adlandırılan bir biçimini oluşturur ki, bu hastanın kendi eylemleri hakkındaki algısının güçlü bir alternatifini oluşturabilir. Örneğin, bir hasta, kendini eksikli veya yeteneksiz hissetmekte ve sorunlarını çözecek kapasitesi olmadığını düşünmektedir. Terapist, hastanın iyileşme isteğini, onun çaresiz duruşunu terk etmesini sağlıklı bir hareket olarak görür ve bu duruma pozitif bir anlam yükler. Özellikle, hasta sanat terapisine istekli olursa güç, cesaret ve inisiyatif sahibi olma gibi çağrışımlar da eklenir.

Pozitif çağrışım hakkında dikkat edilmesi gereken bir nokta, kendine veya başkalarına karşı şiddet kullanan ya da geçmişinde dürtüsel davranış öyküsü olan kişilerde kullanılmaması gerektiğidir.

Pozitif çağrışımın etkili bir uygulaması, romancı olmayı arzulayan 40 yaşındaki iş kadını olgusunda gerçekleştirilmiştir. Kadının ikinci eşi, evliliklerinin 5 yılı boyunca onun yeteneklerini kullanması yönünde destek olmamıştır. Aralarındaki duygusal bağlar nedeniyle ayrılmamışlardı ama kadında, çocukları büyüdükçe şiddetlenen bir depresyon ortaya çıkmıştı. En iyi yaptığı işler bile ona soğuk ve yaratıcılık gerektirmeyen uğraşlar olarak görünüyordu. Çalışmazsa ailesi açlıktan ölecekmiş gibi kaygılandığı için bir at gibi çalışmaktan ve bu nedenle yazmaya vakit bulamamaktan yakınıyordu.

İkinci görüşmede terapist, kadının depresyonunu bir değişiklik isteği olarak tanımladı. Kadına, yaratıcı olmayı ve bir roman yazarak yayınlamayı bilinçsizce arzuladığı, fakat bu arzusunu yadsıdıkça depresyonunun yerleştiği yorumunu yaptı. Ona, arzusunu gerçekleştirmek için işten izin almasını önerdi. Çünkü, yazarlık kariyerini feda edip iş kadını rolüne sarılması, ona işine düşkün ve atılgan bir görünüm kazandırıyor ve eşinin de aile içindeki gerçek rolünden uzaklaşmasına yol açıyordu. Bu yorumu yaptıktan sonra onu tebrik etti. Çünkü, bütün doyumsuzluğuna rağmen ailesinin geçimi için asıl ekonomik kaynağı o sağlamıştı.

Üçüncü görüşmede kadının depresyonu azalmış görünüyordu. Bir resim çizdi. Bu resmin konusu “geçen haftaki ve bu haftaki duygularımdı”. Resmin geçen haftayı anlatan bölümünde bir sıkışıklık ve siyah renk egemenliği görülüyordu. Bu haftayı anlatan bölümde ise ferahlık ve kırmızı, turuncu gibi parlak renklerin yer aldığı görünüyordu. Bu durum hastayı şaşırtmıştı. Çünkü ev ve iş yaşamında bir değişim yoktu ve bu değişimi anlaşılması güç olarak algılıyordu. Kocası bir işe girinceye kadar işine sürdürmeye karar verdi. Fakat her akşam işinden birkaç saat erken ayrılıp romanını yazmak için zaman ayıracaktı. Depresyonu ona bir mesaj vermişti ve bunu algıladığında mutlu olmuştu.

Hasta işindeki üstün başarısının eşiyle ilişkisinde baskın bir konumda olmasına yol açtığını fark etti ve evliliğini daha eşitlikçi bir ilişki haline getirmek için uğraşmaya karar verdi. Bu yönde bir değişiklik ortaya çıktığında kocası şaşırtıcı bir şekilde ailenin ekonomik yükünü paylaştı. Hasta hem işine hem de roman yazmaya devAm etti ve diğer konularda kendini tanımasına yardımcı olabileceği düşüncesiyle sanat terapisini sürdürmeye karar verdi.

BİR RİTÜEL İLE BELİRTİYİ ETKİSİZLEŞTİRME

Hastalığın iyileşmesi için kişinin tamamen değişmesi gerekliliği, aksi halde her şeyin tekrar eski haline döndüğü şeklindeki yaygın inanışın aksine paradoksal bir etkileştirme tekniği uygulanabilmektedir. Bu tekniğin uygulanacağı olgunun, aile öyküsüyle ilişkili olan fakat aile tarafından fazla yararlı görülmediği için kanıksanmış belirtileri olması başarı şansını artırır. Böyle bir durumu tespit ettikten sonra terapist hastanın değişmesini istemez, hatta sorunun yol açtığı rahatsızlığı artırarak çözümlemeyi hedefler.

Bu çerçevedeki bir uygulama 20 yaşında, objektif kompulsif bir hasta olan S ile yapılmıştır. S, gün içinde sayılamayacak kadar sık ellerini yıkamakta ve geceleri birçok kez karşı konulmaz bir el yıkama zorlantısıyla (compulsion) uykusundan uyanıyordu. Terapiye başladığında S ailesiyle birlikte yaşıyordu. Düzenli bir işi yoktu ve bunu el yıkama zorlantısına bağlıyordu. Ailesi, kendileriyle birlikte kalmasını kabul ediyordu. Ancak son zamanlarda evin masraflarına katkıda bulunması istemişlerdi.

Terapist, S’ in ailesinin onun el yıkama zorlantısını alttan alta desteklediğini hissetmişti. Çünkü, S’ in sorunu onun bağımsızlaşıp evden ayrılmasını engelliyor ve ailenin alkolizm sorununun açığa çıkmasını da önlüyordu.

S, terapi sürecinde banyo aynası yumruklayan insan resmi çizme gibi bir çok agresyon ifadesi gösterdi. Fakat el yıkama zorlantısı azalmadı, aksine ellerinin tahriş olup kanamasından yakınıyordu.

Terapist el yıkama zorlantısını etkisizleştirmek bir ritüel düşündüğü sırada hasta, el yıkama zorlantısının aslında, ailesinin elini yıkaması gerektiği düşüncesinin bir ifadesi olduğunu söylemişti. Bu sözler, genç bir yetişkin olarak ailesinden ayrılması anlamına geliyordu. Terapist, S’ e, el yıkama zorlantısı her ortaya çıktığında ailesinden kendisine katılmasını istemesini önerdi. Öyle ki, bütün aile üyeleri birlikte banyoya gidip ellerini yıkayacaklardı. S, gece boyunca bir çok defa herkesi uyandıracak, birlikte ellerini yıkayacaklar ve bu sırada S, sorununa çözüm bulmak için ailesinden fikir vermelerini isteyecekti.

Bir haftalık uygulamadan sonraki ilk görüşmede S olup bitenleri anlattı: İlk günlerde ailesinin işbirliği ve yardımını tamamen sağladığını, gündüz ve gece boyunca el yıkamasına eşlik ettiklerini fakat sonraki günlerde uykudan uyandırılmalarına aşırı sinirli tepkiler gösterdiklerini söyledi. Bir gün anne babası, iyice kızıp işbirliğini sürdürmeyi reddetmişlerdi. Ertesi gün de S uyuya kaldığı için anne babasını da uyandıramamıştı. Haftanın sonraki günlerinde S, ellerini yıkamak için uyanmadan gece boyunca uyuyabilmişti.

Sonraki oturumda terapist S’e ellerini açarak izlemesini ve resmini yapmasını söyledi. S el resmini çizdikten sonra onu terapi odasının duvarına astı ve bir hafta boyunca orada kalmasını istedi. İş arayacaktı ve bu sırada sık sık elini yıkamayı sürdürürse bunu açıklamak zorunda kalmak onu utandıracaktı. Terapistten iş ararken eline göz kulak olmasını istedi. Kısa bir araştırma sürecinden sonra S bir iş buldu. Birkaç ay sonra da el yıkama sıklığı azaldı ve ailesinin evinden taşınıp bir arkadaşıyla birlikte bir apartman dairesine taşındı. Belirti ortadan kalktı ve tedavi bitirildi.

DENGESİZLEŞTİRME Diğer bir paradoksal yaklaşım, kısa süreli terapiye katılan M adlı genç bir kadının tedavisinde uygulanmıştır. M, giderek daha kontrol edici olan kocasından rahatsızdır. Üç yıl önce birbirlerini severek evlenmişlerdir. Fakat evlilik ilişkilerindeki rolleri baskı potansiyeli olan katı bir tamamlayıcılık şeklinde oluşmuştur.

Kocası E erkeklerin egemen olduğu İspanyol kökenli bir aileden gelmektedir. M ise boyun eğici ve aşırı korunmuş bir çocuk olarak yetişmiştir.

M ve eşinin yeni yürümeye başlayan bir kız çocukları vardır. Karı koca tartışmalarında, M’nin bu çocuk için yetersiz bir anne olduğu görüşü ortaya çıkmış ve her ikisi de buna inanmıştır. Fakat M kendini geliştirmeye çok isteklidir. Kızı için saygı gören ve rekabetçi bir anne modeli olmaya çalışmaktadır.

Terapinin amacı, M’ye sorumluluk sahibi ve boyun eğici bir kız çocuğu rolü veren aile kökenlerinden ayrıştırıp bağımsız bir birey olmasına yardım etmektir. Böylece, bir kız çocuğu olmaktan kurtulup bir anne olarak evliliğinde daha güçlü ve eşit konum elde edebilecektir.

Terapinin ilk aşamalarında M’nin kocasına karşı kızgınlığına yoğunlaşıldı. Kocasının kendini nasıl kışkırttığını anlatan bir resim çizdi. Resimde kendini soğan doğrarken çizmiştir. Kocası onun elindeki soyma bıçağını alıp yerine kesme bıçağını verir, çünkü bu daha güvenli ve soğan soymak için doğru araçtır. Bu M’yi çileden çıkarır. Soyma bıçağı onun her zaman tercih ettiği en sevdiği aygıttır ve kocası onun alanına girmektedir. Ailenin yemeğini hazırlamak onun işidir. M ilk resmini anlattıktan sonra çubuk insan figürlerinden oluşan bir resim daha çizer. Çubuk insan figürlerinden biri, daha küçük olan diğerini azarlamaktadır. M, azarlayan figürün hem annesini ve kocasını temsil eden “hareket ve sözleri aynı kişi, paylayıcı” olarak tanımlar.

M, kocasının aşırı koruyucu tutumunu tartışırken güncel sorunu ile annesinin kendisini sürekli çocuk gibi hissetmesine yol açan boğucu baskısı arasındaki bağlantıyı fark eder.

Kocası ile kendisi arasındaki etkileşimin bu şekilde yeniden ifade edilmesinden sonra terapist şu yönergeyi verir: “Yemek hazırlarken kocanız mutfağa gelip müdahale ederse, yaptığınız işe ara verip ona sarılın veya öpün. Sonra, kendi yönteminizi hiç değiştirmeden yaptığınız işe devam edin.” M’nin ilk tepkisi şaşkınlık şeklindeydi. Ama biraz sonra gülümsedi.

Terapist, bu yöntemi M’nin eşinin aşırı kontrol edici tutumu nedeniyle ilişkilerinin akışı bozulduğunda etkili bir müdahale olarak yapılandırmıştı. E’nun kontrol edici davranışlarının altında yatan etken, koruma isteğiydi. M’nin sarılması ve öpücüğü bu olumlu isteğin ödülü olacaktı. Ama aynı zamanda, beklenmedik bir şekilde cinsel mesaj da vermiş olacaktı. Bu cinsel mesaj, E’nun babacan koruyuculuğunu dengesizleştirecekti.

M, mutfak işlerinde yöntemi baskı altında kaldığında terapistin yönergelerinden destek aldı. E için ise, ödül şeklinde gelen davranışların yinelenip gitmesi bıktırıcı bir etki yaptı.

TERAPÖTİK ÇİFTE BİNDİRME

Diğer bir paradoksal müdahale yöntemi “ çifte bindirme ” kavramı ile tanımlanmıştır. Aslında, şizofrenik üyesi olan bir ailedeki etkileşim için kullanılan bu kavram, iki veya daha çok kişinin etkileşiminde, birbiri arkasına gelen ve ceza (ya da tehdit) içeren iki isteğin, birincisi hala geçerliyken, onunla çelişen ikinci bir isteğin ifade edilmesidir. Çifte bindirmenin etkisini artıran diğer bir özelliği, hedef aldığı kişinin etkileşim alanından ayrılmasının yasaklanmış olmasıdır.

Aile ortamında işlevsel olmayan davranışlar bağlamında patolojik olarak değerlendirilen çifte bindirme, terapötik bir teknik olarak yapılandırılabilir ve ailenin veya bireyin yeni işlev düzeyine sıçramasını başlatan bir güç olabilir. Terapötik çifte bindirme ile karşılaşan kişi, kafasını karıştıran bir mesaj alır ve seçim yapma zorunluluğuyla karşı karşıya kalır.

Aşağıda sunulan uygulama örneğinde, imgelemeye dayalı sanatsal çalışmalar yoluyla bir paradoksal yaklaşım denenmiştir. Terapötik yardım almak için başvuran bir evli çiftin her biri diğerinin anne babasının aile yaşamlarına çok karıştığından yakınmaktadır. Çiftin önemsizmiş gibi görünen yakınmaları sıralanırken, kocanın önceki evliliğinden olan çocuğun karısı tarafından dövüldüğünü söylemesi ve çocuğu dövülürken adamın hiç müdahale etmediğinin ortaya çıkması ciddi bir sorunu düşündürmüştür.

Kadının tartıştığı kocasının eski eşinden olan çocuğuna şiddet göstermesi hoş görülmese de anlaşılabilir. Nitekim, terapi sürecinde kadının kendi ailesinden şiddet gördüğü ortaya çıkmıştır. Fakat, çocuğun öz babası olarak kocasının neden bu şiddete seyirci kaldığı, neden oğlunu korumadığı ilk bakışta anlaşılamamıştır.

Bir bireysel görüşme oturumunda, terapist adamdan annesiyle ilişkisini gösteren bir resim çizmesini istemiştir. Adam çizdiği resimde, kendini dizleri üstünde oturmuş ve başı öne eğik halde çizmiştir. Resimde, annesi onun karşısında ayakta durmakta ve tehdit eder gibi parmağını ona doğru uzatarak şunları söylemektedir: ‘‘ Sen uyuşuk, bencil ve aptalsın. Hayatımı mahvediyorsun ama yine de sana ihtiyacım var. Seni piç…’’

O şimdi, yetişkin olarak da annesinin haklı olduğunu düşünüyor ve istismar edilmesini haklı gösterecek kadar büyük kusurları olduğuna inanıyordu. Erken çocukluk döneminde sürekli reddedilmiş ve değersizlik duygusu hissettirilmişti. Benlik kavramı zayıf, öz saygısı düşüktü. Annesinin küçük düşürücü sözleri hala kulağında çınlıyordu. Ama bir yandan da annesinin çocuk yetiştirme tarzını doğru buluyordu. Anlaşılacağı gibi, iç dünyasında çatışmalı dürtü ve birlikte bulunuyordu: yoğun bir suçluluk ve kızgınlık.

Sonraki oturumda, ‘‘ suçluluk duygusunun resmini ’’ çizmesi istendiğinde, başının üstünde su dolu kavanoz olan bir insan resmi çizdi. Bu kavanoza iki bardakla su dolduruluyordu. Bardaklardan biri resimdeki insanın kendi elindeydi. Diğerini tutan elin kime ait olduğu çizilmemişti. Kavanozun altında da su damlayan bir musluk görünüyordu. Adam resmi şöyle anlattı: ‘‘ Suçluluk annemin bardağı ile kavanoza doluyor ve bu musluktan boşalıyor. Ben musluktan akanı bardağa doldurup tekrar kendime dolduruyorum.’’ Bu hareketin nedeni sorulduğunda da şöyle açıkladı: ‘‘ Eğer bu kap boşalırsa, kafamın içindeki volkan patlayacak.’’

Bu oturumun sonunda terapist, stratejik bir müdahalede bulunmaya karar verdi. Önce suçluluk duygusunun yaşamındaki rolünü iyi değerlendirdiği ve o resimde gösterdiği yöntemle ustaca dengeleyebildiği için onu kutladı. Sonra ona bir ödev verdi: Aile üyelerine ve yakın arkadaşlarına gidip onlara karşı bir hatası olup olmadığını ve olmuşsa nasıl telafi edebileceğini sormasını istedi. Adam, bunu yaparsa suçluluk duygusunun daha sık ve daha şiddetli olacağını söyleyerek itiraz etti. Ancak terapist ısrar edince uygulamayı kabul etti.

Bir sonraki oturumda, ödevinin uygulaması hakkında bilgi vermesi istendiğinde isteksiz davrandı ve bunun aptalca bir şey olduğunu söyledi. Ödevini uygulamak için gidip konuştuğu kişilerin hiç birini memnun edememişti. Terapist adamdan böyle anlamsız bir şey istediği için özür diledi. Sonra, önerdiği çalışmanın başarısız olması ve onu mutsuz etmesi nedeniyle danışanına karşı kendini suçlu hissettiğini yüksek sesle mırıldanarak odada dolaşmaya başladı. Tam bu sırada adam, terapiste dönerek kendini suçlamamasını, çünkü suçluluk duygusunun anlamsız bir ömür törpüsü olduğunu haykırdı.

Bu taktik, suçluluk duygusunun yeniden tanımlanması ve danışanın, yıllarca kendisini rahatsız etmiş olan suçluluk duygusuna tepki gösterebilmesini sağladığı için başarılı oldu. Bu şekilde danışanın algısının değişmesi onun yaşam anlayışını değiştirdi ve içgörü olmaksızın hızlı bir ikincil değişiklik gerçekleşmiş oldu.

SONUÇ Sanat tekniklerinin aile terapisinde kullanılması, terapist-hasta iletişimini zenginleştirmesinin yanı sıra aile sorunlarının görsel olarak irdelenebilmesine de olanak sağlar. Terapist, görsel ve sözel metaforlar ile sanat tekniklerinden yararlanarak aile üyelerinin kendilerini anlamalarına yardımcı olabilir. Ayrıca, kişiler kendi iç dünyalarını keşfederek sorunlarını çözmede kişisel kaynaklarından daha çok yararlanabilir.

BY: admin

Psikoterapi

Yorumlar:Yorum yapılmamış

Sanatla Terapi ve Yaratıcılık

Sanat hınzır ve utangaç bir dışavurumcudur. Evrendeki 7 ses ve 7 rengin
etkileşiminden doğan sihir insanın da hallerini yansıtır ve… ”
Sanat terapileri ve sanatla çalışmalar, uygulamalı psikoloji hizmetleri içinde gerek tanıma ve tanımlama, gerekse geliştirme ve değiştirme amaçlarıyla yer alır. Özel yöntemler, teknikler ve problemin niteliklerine duyarlı projelerle uygulanır.

SANAT VE PSİKOTERAPİ

Sanat ve Psikoterapi yapısal olarak benzerler. Her ikisinde de İÇE ATILMIŞ veya İÇE ALINMIŞ YAŞANTILARIN, ŞİMDİ VE BURADAKİ yaşantıya etkileri, yansımaları vardır.
İçe atım, sanatın içeriğini, içe alım süreci ise biçim ve tarzını oluşturur. İçe atılmış yaşantılar bir yolla dışa vurulamazsa ruh sağlığı risk altındadır. Sanat, bu riske karşı koruyucu işlev görür.
Psikoterapi ve eğitim ( insan gelişimi ve sağaltımı ) alanında içe atılmış, birikmiş olanların üstüne sağlıklı bir yapı inşa edilemez. Gerek terapist gerekse eğitimci, öncelikle kişinin İÇ DÜNYASINI, DUYGU, DÜŞÜNCE VE DAVRANIŞ PATERNLERİNİ TANIMAK, GELİŞİMİ BU PATERNLERDEN YOLA ÇIKARAK TASARLAMAK durumundadır. İşte sanatla çalışma, bu tanıma sürecini kolaylaştırma ve hızlandırma işlevi görür.
Sanatla tedavi, sanatın tedavi ve eğitimde kullanımı ve/ya art terapi hizmetinin rehabilitasyon hizmetinden farklı bir yetkinlik, sorumluluk ve yükümlülük taşıması gereklidir.
Öte yandan travma açısından fazlasıyla risk taşıyan ülkemiz insanına götürülecek ruh sağlığı hizmetlerinin gerek koruma gerekse iyileştirme yönünde var olandan daha yoğun bir kapsam ve hız kazanmasına ihtiyaç vardır.

HER İNSAN YARATICI DOĞAR, SOSYAL UYUMU KAZANIRKEN BU YETİYİ KAYBEDER.

İnsan, doğası gereği toplumsal bir yapı içinde gelişebilir. Çevreye adaptasyon için geçirmesi gereken süre diğer canlılardan hem çok daha uzun ve hem de bir hayli zorludur. Dünyaya davet edilen yeni neslin türün devamını sağlamak yanında kültürün taşıyıcısı olmak gibi bir görevi vardır. İçinde doğup büyüdüğü çevrenin biçimlendirici, belirleyici etkisi ile insan, kendini yetiştirenlere benzemek durumunda kalır.Yine kültürün etkisi ile doğuştan getirdiği yaratıcı potansiyeli yavaş yavaş kaybeder. Konservatif kültürün önerdiği yolları yürür, aynı kültürün araçlarını benimser ve yalnızca çevresinde var olan olanakları kullanır.. Aslında güvenli görünen bu uyum hali, bir yandan da yaratıcılığı kısıtlar ve hatta köreltir. Kişi, karşılaştığı yeni ve özel durumları algılama, tanımlama gibi yetilerini yavaş yavaş kaybeder. Problem çözme ve risk yönetimi becerileri zayıflar. Kendi gücüne olan güveni giderek kırılır. Yaşla birlikte ortaya çıkan depressif özellikler kişiliğe hakim olur. Yeni uyaranlara kapanma olarak kendini gösterebilen bu tablo yaşlılığa giderken hızla artar ve bir tür bunaklık hali yerleşir. Giderek daha sık rastlanan Alzheimer hastalığında biyolojik etmenler kadar, (belki onlardan daha çok) psikolojik ve sosyal koşullanmaların rolü vardır. Yaratıcılığı hiç ön görmeyen toplumsal beklentiler, moda, herkesin birbirine benzemesini öneren ve onaylayan kültür, insanın yavaş yavaş yok oluşudur aslında.
SANAT, DIŞAVURUMCU NİTELİĞİ İLE YENİLENMEYİ VE KENDİNİ YENİDEN YARATMAYI SAĞLAR

Kültürün biçimlendirici etkileri sosyal yaşamın zorunlu bir parçasıdır. İçinde bulunduğumuz insan topluluğuna ihtiyacımız vardır ve bazı ortak paydalar ile birlikte yaşanabilir ancak. Tabi ki sosyal yaşam bazı yaşantıları içe atıp katlanarak sürmektedir. Bu zorluklar ister istemez yaşanacaktır. Anne ile çocuğun ilişkisinden, aile içi ilişki dinamiklerine kadar giden, okullardan başlayarak tüm kurumsal yapılanmalarda kişiler arası ilişikleri belirleyen görünür ve görünmez pek çok kural var. Kuşkusuz kuralların olması zorunlu. Bizleri korumak için! İşimize gelmeyen pek çok şeye katlanmak durumundayız. Bunları içimize atarız ve sürekli birikirler. Birikmesi sorun değil aslında. J.L.Moreno yaratıcılık için malzeme olarak görür bu birikenleri. Burada YARATICILIK, KENDİ İÇİN KENDİ ZAMANINI DOĞRU KULLANMAK, KENDİ YAŞAM ENERJİSİNİ İSTEDİĞİ YÖNDE ÜRETKEN KILMAK, RUHSAL DİNGİNLİK, RUHSAL VE BEDENSEL SAĞLIK İÇİN KEYİFLİ, ESPRİLİ BİR İNSAN HALİNE GELMEK anlamındadır.
Art terapi/sanatla tedavi ve/ya eğitim bireyin yaratıcılığını tetikleyip, ortaya çıkarırken aynı zamanda kişinin “BİR” ve “BİRLİKTE OLMA” kapasitesini geliştirebilir.
Sanatla çalışma KORUYUCU VE İYİLEŞTİRİCİ RUH SAĞLIĞI İşlevlerini içerir.
Ailelerden, okullara, öğretmenlerin yetiştirilmesinden iş ve çalışma ekiplerinin oluşumuna kadar her türlü kurumsal ortamda var olan bütün işleyiş korunurken insanın birey olarak mutluluğu ve ruhsal sağlığı da korunabilir.
Eğitim, yönetim, işleyiş, yapılanma ve yeniden yapılanmalarda durumsal analizler, veri toplama değerlendirme ve iyileştirici önlemlerin planlanıp uygulanması, art terapi yöntemleriyle sağlanabilir. Alışılagelmiş analiz ve değişim metotlarının aksine zaman tasarrufu sağlamak ve değişime dirençli yapıları eğlenceli bir çerçevede çözmek mümkündür.
Özellikle psikodinamik, fenomenolojik ve gelişimsel kuramları temel alan felsefi yaklaşımlar ve yönelimler içinde ve bu yönelimleri benimsemiş olan çalışmacıların kullanabileceği tekniklerle uygulanır.
Yaşamın resmi, geçmişin renkleri ve geleceğin ritmini birlikte yoğurup bizden sonraya kalacak değerli bir eser olabilir aslında…

SANATLA TERAPİ VE YARATICILIK EĞİTİMİ

Gereksinim ve İçerik :

Sanat ve Psikoterapi yapısal olarak benzerler. Her ikisinde de içe atılmış veya içe alınmış yaşantıların, şimdi ve buradaki yaşantıya etkileri, yansımaları vardır. Içe atım, sanatın içeriğini, içe alım süreci ise biçim ve tarzını oluşturur. İçe atılmış yaşantılar bir yolla dışa vurulamazsa ruh sağlığı risk altındadır. Sanat, bu riske karşı koruyucu işlev görür. Psikoterapi ve eğitim ( insan gelişimi ve sağaltımı ) alanında içe atılmış, birikmiş olanların üstüne sağlıklı bir yapı inşa edilemez. Gerek terapist gerekse eğitimci, öncelikle kişinin iç dünyasını, duygu, düşünce ve davranış paternlerini tanımak, gelişimi bu paternlerden yola çıkarak tasarlamak durumundadır. İşte sanatla çalışma, bu tanıma sürecini kolaylaştırma ve hızlandırma işlevi görür.
Sanatla tedavi, sanatın tedavi ve eğitimde kullanımı ve/ya art terapi hizmetinin rehabilitasyon hizmetinden farklı bir yetkinlik, sorumluluk ve yükümlülük taşıması gerekliliği vardır.
Öte yandan travma açısından fazlasıyla risk taşıyan ülkemiz insanına götürülecek ruh sağlığı hizmetlerinin gerek koruma gerekse iyileştirme yönünde varolandan daha yoğun bir kapsam ve hız kazanmasına ihtiyaç vardır.
Bu programın geleceğe dönük olarak pek çok işlevi birlikte üstelenmesi ümidini taşımaktayız.
Ustalarla buluşma :
Program her sanat dalında yetkinliği bilinen sanatçıların da sürenin üçte biri oranında katılımı ile gerçekleşecektir.
(*) Psikiyatrist, Uludağ Üniversitesi Psikiyatri A.B.D. Başkanı, (diğerleri eklenecek………..)
(**) Kln. Psk. Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi, Prof. Dr. A. Özbek Enstitüsü Psikodrama Öğr. Üyesi

Programın hedefleri:
1) Psikiyatri alanlarında verilmekte olan hizmetlere katkı sağlamak,
2) Psikoterapi ve/veya eğitim alanlarında çalışanlara yaratıcılık ve yetkinlik kazandırmak,
3) Sanat ve psikoterapi alanlarında var olan “dışavurum” sürecini kuramsal ve teknik olarak tanıma ve tanımlama becerisi geliştirmek
4)Özellikle psikotik süreçte (hasta ve ailede )bozulan yaşam kalitesini iyileştirmek ve hatta üretkenliği geliştirmek/arttırmak

Eğitimde yer alacak yöntemler :

Terapistin en değerli aracı kendi kişiliğidir. Sanat terapisti ve/ya art terapist
yetiştirme amaçlı olan bu eğitim programı da bilinen tüm terapist yetiştirme programlarında olduğu gibi terapistin kendi kişiliği, kendi kişisel gelişimi üzerinden öğrenme süreçlerini içerecektir.
Öğretimde öncelikle uygulamalar yer almakta, uygulamaların verileri ile kuramsal bağlantılara ve tanımlara geçilmektedir. (tümevarım, tümdengelim ve çıkarsama yöntemleri döngüsel olarak kullanılacaktır)
Katılımcılar her katılımda kendileri üzerinden kazandıkları deneyime dayanarak kendi çalışma alanlarında deneme ve uygulamalar yapmak sureti ile eğitim boyunca süpervizyon alma şansı yakalayacaklardır.

Teknikler

Art –terapi eğitim programında öncelikli hedef sanatsal dışavurumun psikoterapötik ve/ya gelişimsel etkileşimlerini ortaya çıkarmaktır. Bu amaçla katılımcıların önceden var olan psikoterapi ve eğitim oryantasyonları da dikkate alınarak sanatla çalışmanın psikoterapi, eğitim, yetiştirme ve insan kaynağı geliştirme amaçları yönünde uygulanmasını sağlayacak teknik buluşmalara yer verilecektir. Sanat ve psikodrama, Gestalt teknikleri ve psikanalitik oryantasyonlu bakış üzerine kombinasyonlar amaçlanmaktadır.
Her bir alan için ayrılmış olan 30 saat (üç birim) lik sürenin bir birimi ustalarla buluşma için ayrılmıştır. Bu bölümde katılımcılar sanatçılarla işbirliği yapabilme ve sanatı bizzat aktif olarak üretebilme/yaşayabilme deneyimleri kazanacaklardır.
Hedeflenen katılımcılar ve ön koşullar:
Psikiyatri uzmanlığı almış ve/ya uzmanlık eğitimi devam eden hekimler,Psikoloji, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik, Tıp, Fizyoterapi, Yüksek hemşirelik (Psikiyatri Hemşireliği koşulu ile) ve/ya eğitim alanlarında en az lisans mezunu olanlar (okul öncesi eğitim, sınıf öğretmenliği ve sanat alanları dahil)
Ruh sağlığı ve İnsan kaynağını geliştirme/iyileştirme amaçlı tüm çalışmaların ekip sistematiği içerisinde yürütülmesi gerekmektedir. Programa kabul edilecek katılımcıların çeşitliliği aynı alanda değişik disiplinlerden gelen profesyonellerin ekip oluşturabilme ve birlikte üretebilme deneyimi kazanmalarını sağlamaktadır.
Grupla çalışma tekniklerinin uygulanabilmesini de amaçlayarak 20 kişilik kontenjan düşünülmüştür. bir eğitim grubu en az 18, en çok 24 kişiden oluşur. (Bu sayılar ikili ve üçlü alt çalışma grupları yapabilme amaçlıdır.)
Tüm programa devam zorunludur. Makul nedenlerle kaçırılmış olan eğitim seansları için katılımcı telafi programı almak zorundadır.Mezuniyet için her katılımcı çalışmalarından örneklerin yer aldığı bir yayın (tez) hazırlamalıdır.

BY: admin

Psikoterapi

Yorumlar:Yorum yapılmamış

Psikoterapi Ne Değildir?

1PSİKOTERAPİ BİR UZMANIN SİZE TAVSİYELERDE BULUNUP, SİZİN ADINIZA KARARLAR ALMASI SÜRECİ DEĞİLDİR. Birçok danışan psikoterapistinden kendisine tavsiyelerde bulunmasını ve kendisi adına kararlar almasını bekler, ancak psikoterapinin hedefi size kendi seçimlerinizi yapma ve kendi kararlarınızı alma olgunluğuna eriştirmektir. Dolayısıyla Profesyonel bir psikoterapist sizin adınıza karar vermez. 

2. PSİKOTERAPİ SADECE ÇOCUKLUĞUNUZU ANLATMA SÜRECİ DEĞİLDİR.

Psikoterapistin bağlı olduğu bilimsel kuram çerçevesinde kimi zaman sorunun kaynağının çocukluk yaşantılarında olduğuna karar verilip ve bu dönem irdelenerek daha çok çocukluk dönemi üzerinden psikoterapi süreci işleyebilir; ancak bunun şart olmadığını düşünüp, şimdinin ve yakın geçmişin üzerinden sorunun çözümlenebileceğini iddia eden kuramsal yaklaşımlar da mevcuttur. Dolayısıyla çocukluğa inip inmeme konusu tamamen mevcut sorunun türü ve psikoterapistin bağlı kaldığı kuram ve tekniğe göre farklılık gösterebilir.

3. PSİKOTERAPİ SADECE GEÇMİŞTEKİ TRAVMALARINIZI ANLATMANIZ DEĞİLDİR.

Birçok psikoterapist geçmişte yaşanmış travmaların ya da danışanda derin izler bırakan olumsuz yaşantıların mevcut sorun veya sorunlarla bağlantılı olduğunu fark ettiğinde travmayı çalışmayı tercih etme yoluna gidebilir ancak bunun elzem olmadığını, geçmişteki travmalara çok dokunulmaması gerektiğini savunan psikoterapistler de mevcuttur.

Son zamanlarda ise danışanın ego kapasitesinin travmayla yüzleşme veya travmayı yeniden yaşantılamaya ne kadar hazır olduğu konusu dikkate alınmaktadır. Profesyonel bir psikoterapist kişinin ego gücünün belli bir seviyeye geldikten sonra eğer danışan isterse travmayı gündeme getirmeyi tercih eder, aksi takdirde yüzleştirmeyi kaldıramayacak durumda olan danışanın travmayla tekrar yüzleştirilmesinin danışana faydadan çok zarar verdiği kanısı hâkimdir. 

4. PSİKOTERAPİ SEANSLARI KİŞİLERE MUTLULUK DAĞITMAZ:

Psikoterapi seansı insanların seans odasından her zaman mutlu bir şekilde çıktığı bir süreç değildir.

Psikoterapi kendiniz ve diğer insanlarla ilişkileriniz hakkında içgörü ve farkındalığınızı arttırarak, sorunlar karşınızda baş etme becerilerinizi geliştiren, sizin daha olgun, daha bağımsız ve huzurlu bir birey halini almanıza yardımcı olan bir süreçtir.

Bu süreç kimi zaman acı verir ve sıkıntılı geçebilir, zira gelişim ve değişim kimi zaman sancılı olabilir. Dolayısıyla psikoterapi sadece seanstan mutlu ayrılmak için alınan bir hizmet değildir.

Danışanına seansta sadece mutluluk verme çabası içinde olan bir psikoterapist ona faydadan çok zarar verebilir, kişiyi anlık mutlu eder ama sorunlarını kökten çözmesine yardımcı olamaz.

5. PSİKOTERAPİSTLER YALNIZCA İYİ DİNLEYEN İNSANLAR DEĞİLLERDİR:

Bir psikoterapi seansı sırasında danışanı dinlemek oldukça önemlidir ve danışan üzerinde kimi zaman tek başına iyileştirici bir etki sağlayabilir, ancak psikoterapi süreci boyunca sadece dinleyerek kişiye yardımcı olunamaz.

Psikoterapist yeri geldiğinde gündeme getirilen olaylar arasında bağlantıları kurarak danışana içinde bulunduğu durumla ilgili bağlantılar kurdurur, yorum ve yüzleştirmeler yapar.

Bir psikoterapisti, danışanların etrafındaki kendilerini dinleyebilecek diğer insanlardan farklı kılan özelliklerden biri de yaptığı bu yorum ve yüzleştirmelerdir.

Profesyonel bir psikoterapist bilgi birikimi, aldığı mesleki eğitim ve edindiği klinik tecrübe ile insan davranışlarının nedenselliğini ve yaşantıları diğer insanlardan farklı olarak değerlendirme ve bunu kişiye fark ettirme becerisine sahip kişilerdir.

6. PSİKOTERAPİYE SADECE GÜÇSÜZ İNSANLAR GİTMEZ:

Her insanın baş etmekte zorlandığı konular olabilir, böyle durumlarda başkalarından yardım talebinde bulunması son derece doğal bir durumdur.

Bilinçli insan baş edemediği durumlar karşısında başkalarından yardım talebinde bulunmakta sakınca görmeyen insandır.

Psikoterapi güçsüz insanlardan çok sorunlar karşısında baş etmekte zorlanan insanların başvurduğu bir hizmettir.

İnsanlar kendilerini daha iyi tanımak, hayattan daha çok keyif almak, diğerleriyle daha iyi ilişkiler kurmak ve yaşam kalitesini arttırmak için de  psikoterapiye gidebilir.

  1. PSİKOTERAPİ SİZİN YARGILANDIĞINIZ VEYA ELEŞTİRİLDİĞİNİZ BİR SÜREÇ DEĞİLDİR:

Psikoterapi nin en temel kuralı KOŞULSUZ KABULDÜR. Bu kural psikoterapi sürecinin faydalı olabilmesi ve psikoterapistin danışanla işbirliği oluşturabilmesi için oldukça önemli bir durumdur.

Profesyonel bir psikoterapist danışanlarını hataları, eksiklikleri ve olumsuz davranışlarından dolayı yargılamaz ya da eleştirmez.

Psikoterapist, yalnızca danışanın kendisine veya başkalarına zarar verebilecek bir durumu söz konusu olursa buna müdahale etmekte sorumludur

BY: admin

Psikoterapi

Yorumlar:Yorum yapılmamış

Psikoterapinin Tanımı

Psikoterapi, çok geniş anlamda, ruhsal yollarla yardım ve iyileştirme demektir. Bu tanıma göre bütün eğindirim (telkin), inandırma (ikna), davranışı ve kişiliği değiştirme yolları psiko­terapi teriminin kapsamına girebilir.

Hastayı rahatlatmak için yapılan bir dua, verilen bir muska, düzenlenen bir ilkel tören de psikoterapi sayılabilir.

Ancak, hekimlikte ve ruhbilimde kul­lanılan anlamıyla psikoterapi deyince, çağdaş ruh hekimliği ve ruhbilim bilgilerine dayanan, hasta ile karşılıklı ilişki ve iletişi­mi kullanan bir takım uygulamalar anlaşılır.

Çağdaş ruh he­kimliğinde kullanılan yöntemlerin ve araçların tümü henüz bütün açıklığı ile tanımlanmış ve her bilim çevresinde benim­senmiş sayılmaz.

Psikanaliz bile kimi bilimsel çevrelerde bir psikoterapi yön­temi olarak yadsınabilmektedir. Örneğin İngiltere de tanınmış Psikolog Eysenck ve izleyicileri, eski sosyalist ülkelerdeki ruh hekimleri ve daha birçok hekimler Freud un psikanaliz kura­mını benimsememişler, yadsımışlardır. Ancak, burada genel görüş ayrılıkları söz konusudur.

Her bilimsel akımın tuttuğu bir yol, yeğlediği bir yöntem bulunabilir. Bilimin gelişmesi için bu gereklidir. Görüş ve uygulama ayrılıklarından yeni yeni gö­rüşler ve yöntemler ortaya çıkmakta, uygulamada daha bir ger­çeklik ve esneklik kazanılmaktadır.

Freud un kendisi psikanalitik kuramda bir çok değişiklikle­re gerek görmüş, kuramını değiştirmiş, geliştirmişti. Freud dan ayrılan birçok tanınmış psikanalist psikanalitik kurama ve uy­gulamaya önemli katkıda bulunmuşlardır. Örneğin Jung, Adler,Rank, Horney, Klein ve izleyicileri, Sullivan, Erikson, Kohut ve daha bir çoklarını sayabiliriz.

Bunlara özellik tanımış olmam, örneğin nesne ilişkileri (object relations) ya da psikanalizde özbenlik (self) psikolojisi kuramlarını önemse­mediğim anlamına gelmemelidir. Son 20-25 yılda “özbenlik” ya da “kendilik” (self) psikolojisi özellikle genç kuşaklar arasında giderek artan bir ilgi görmektedir.

Birçok yayınlarda özel teknik ve araçların birer psikoterapi türü olarak sıralandığını görüyoruz. Kanıma göre kavramsal açıdan bu tür sıralamalarda bir aksaklık vardır. Örneğin uyutum (hipnoz) bir psikoterapi türü değil, değişik psikoterapi tür­lerinde kullanılabilecek bir tekniktir. Uyutum (hipnoz) destekleyici, bastırıcı, derinliğine araştırıcı amaçlar için kullanılabilir. 

Bunun gibi eğindirim (telkin), inandırma (ikna), güvence ver­me (reassurance), güdümsüz görüşme yöntemi (nondirective technique) vb birer psikoterapi türü olmayıp, ancak araç ve yöntemlerdir.

Prof.Dr.M.Orhan Öztürk

BY: admin

Psikoterapi

Yorumlar:Yorum yapılmamış

Psikoterapi Mitleri
PSİKOTERAPİ İLE İLGİLİ BAZI MİTLER VE YANLIŞ İNANIŞLAR
Bir seans ile bütün sorunlarım çözülecek, anlatıp rahatlayınca her şey düzelecek.
Böyle bir beklenti ile, sorunların küçümsendiği ya da tek bir seansa çok fazla belirti bağlandığı durumlarda karşılaşılır. Ne yazık ki böyle bir beklenti ne ilaç tedavisi ile ne de psikoterapinin herhangi bir yöntemi ile karşılanamaz. Psikolojik ve psikiyatrik tedaviler en az birkaç seans sürer. Hızlı yanıt beklemek, bir görüşme ile iyileşmeyi ummak, hayal kırıklığı ile sonuçlanacaktır. Çünkü ne yazık ki hem dışımızdaki dünya hem de içimizdeki dünya yavaş yavaş değişir. İlgi, istek, yatırım ve sabır gerekir.

Psikoterapi ile hiçbir şey değişmez, konuşma ile hiçbir şey çözülmez.
Yukarıdaki yoğun beklentilerin karşı tarafında umutsuzluk, psikoterapiyi ve içsel değişimin gücünü, olanaklarını değersizleştirme ve küçük görme vardır. Çökkün ve umutsuz kişiler ya da her şeyi kendi yapabileceklerine inanan kendini beğenmiş, yardım alamayan kişilikler, psikoterapi ya da bir psikoterapistten yardım almayı önemsiz ve değersiz bulabilir. Psikoterapide amaç konulara ve yaşama odaklanarak kişinin dış dünyadaki sorunlarına çözümler bulabilmesini desteklemek, bir yandan da kişinin iç dünyasını anlayabilmesine ve normal gelişimi engelleyen yüklerinden kurtulmasına yardımcı olmaktır.

Gideyim de bir hipnoz yapıp sorunlu anılarımı, sıkıntılarımı bulup değiştirsinler, rahatlayıp çıkayım. Pasif kalmak, terapiye katılmamak isteyen kişiler her şeyi terapistin yapmasını isterler. Terapiyi mekanik bir işmiş gibi görenler ise sanki iç dünyalarındaki bozuk bir parçanın yada unutmak istedikleri kötü bir anının hipnoz ile değiştirilebileceğine ve böylelikle iyileşebileceklerine inanırlar. Hipnoz bilinçdışına itilmiş olan ve hatırlanmak istenmeyen anılara gidilebilmesini, gevşeyebilmeyi ve imajinasyon ile çalışılabilmesini sağlar. Kişinin pasifliği içselleştirme süreçlerini ketler. Kişi ne kadar aktifse ve işbirliği içinde ise iyileşme o kadar kaliteli ve kalıcı olacaktır. Aynı zamanda herkes hipnoza giremez.

Psikoterapi ile %100 iyileşme garantisi vardır. Psikoterapi sürecinin başarıyla ve iyileşme ile bitmesinde etkili olan birçok bilinçli ve bilinçdışı faktör vardır. Hiç kimse size %100 iyileştirme sözü ve süre (3 seansta tamamıyla iyileşeceksiniz.) garantisi veremez. Böyle iddialı sözlerle ve vaatlerle karşılaşırsanız hemen bunlara inanmak yerine daha da dikkatli ve sorgulayıcı yaklaşın. Böyle sözler ve vaatler, terapistin kendisini her şeyi yapabilir, iyileştirebilir gördüğü durumlarda ortaya çıkar.

“Ben her hastalığı tedavi ederim. Benim yöntemim her soruna çare olur.”
Psikoterapistin böyle bir yaklaşım sergilemesi yukarıda yazılanlar ile bağlantılıdır. Durumlara, hastalıklara uygun psikoterapi biçimleri vardır. Bir terapist birden fazla yöntemi kullanabilir. Ama bir terapist her hastayı, her hastalığı iyileştiremez, her terapi yöntemini kullanamaz. Bazı durumlarda sizi başka psikoterapistlere yönlendirebileceğini unutmayın.

BY: admin

Psikoterapi

Yorumlar:Yorum yapılmamış

Terapi Nedir? Nasıl Bir Süreçtir?

“Psikoterapi insanın kendini yeniden bulma, keşfetme serüvenidir. Bir yolculuktur.”

Dış ve iç stres etkenlerine bağlı olarak fiziksel sağlığın zaman zaman bozulduğu gibi çok daha karmaşık ve soyut bir yapı olan ruhsal sağlığımızda zarar görebilir. Beden ve ruh sağlığı bir bütündür dengede olması önemlidir.

Kişinin bozulan ruh sağlığının tekrar işlevsel hale getirilmesi amacıyla belli bir bilimsel kuram ya da kuramlara bağlı profesyonel bir uzmandan yapılandırılmış bir ruhsal destek alma sürecine en genel anlamıyla psikoterapi denir.

Psikoterapide, psikolojik sorunların, belirtilerin ve rahatsızlıkların tedavisinde konuşma kullanılır. Bunu öğrenen insan hayatının sonraki dönemlerinde de sorunlarını çözmede aynı yolu kullanabilir.

Tüm terapiler temelde hasta için bir öğrenme sürecidir. Bu süreçte birbirinden farklı terapi türleri kullanılabilir. Amaç uyumsuz davranışları değiştirerek kişinin algıladığı mutsuzluğu ya da acıyı ortadan kaldırmaktır. Bununla beraber danışanın kendi başına düşünmesine, karar verebilmesine, kendini tanımasına yardımcı olma amacı taşır.

Psikoterapinin temeli Psikanalitik Psikolojinin kurucusu olan Sigmund Freud tarafından atılmış ve günümüze kadar farklı kuramlar ve yüzlerce teknikle şekillendirilmiş ve şekillendirilmeye devam etmektedir. 

Yapılan bilimsel çalışmalarla son yıllarda Dünya da ve Türkiye de psikoterapinin ruh sağlığı üzerinde iyileştirici etkisi kabul görmekte ve psikoterapiyi yaygınlaştırma çalışmalarına ağırlık verilmektedir; ancak ülkemizde ve dünyada psikoterapi sürecinin nasıl işlediği, bu süreçten nasıl fayda sağlanıldığı ve ne gibi teknikler kullanıldığı konusunda bazı soru işaretleri mevcuttur.

Terapinin hasta için belki de en güzel tarafı söylediklerinden kendinden, geçmişinden ve yaptıklarından utanç duymadan çekinmeden kendini ifade edebilmesi ve ne olursa olsun kabul edileceğini bilmesidir. Kişinin böylesine şeffaf olabileceği birisiyle kuracağı güvene dayalı etkili bir iletişim başarılı bir terapideki ön koşuldur.

Kendimizi ortaya koyup da kabul edilmediğimizde yara alırız ki bu yara çok derin olabilir. Bu nedenle insanlar kendileri olamazlar, hayat içinde rol yapmaya alışırlar. O kadar ki bir süre sonra kendileri olmaktan çıkarlar.

 Terapist çoğunlukla danışanınnın hayatında yönlendirici olmaz. Danışanı tüm yönleriyle koşulsuz kabul eder. Terapinin hasta için belki de en güzel tarafı söylediklerinden kendinden, geçmişinden ve yaptıklarından utanç duymadan çekinmeden kendini ifade edebilmesi ve ne olursa olsun kabul edileceğini bilmesidir. Kişinin böylesine şeffaf olabileceği birisiyle kuracağı güvene dayalı etkili bir iletişim başarılı bir terapideki ön koşuldur.

İnsan hayatın içinde kendisi olabildiğinde, kendini açma cesaretini gösterebildiğinde risk almış olur. Oysa bu terapi ortamı için geçerli değildir. Terapi sürecinde koşulsuz kabul göreceğiniz belki de yegane yerdesinizdir. Kendimiz olarak, kabul edildiğimizde büyürüz, gelişiriz, üretken oluruz.

Terapide sihir yoktur. Hastaların seanstan sihirli değnek değmişçesine değişeceği beklentisi terapi sürecini engelleyen bir faktördür. Hayal kırıklığı oluşturur. Sihirbaz terapist imajı psikoterapi için bir sorundur.

BY: admin

Psikoterapi

Yorumlar:Yorum yapılmamış

Psikoterapi Türleri Nelerdir?

I. HEKİMİN HASTAYA YAKLAŞIM BİÇİMİ VE TUTUMUNA GÖRE:

A. Bastırıcı (Suppressive)
B. Destekleyici (Supportive)
C. Derinliğine araştırıcı (Explorative)

II. RUHSAL BOZUKLUK (PSİKOPATOLOIİ) ANLAYIŞI VE KURAMSAL ÇIKIŞ NOKTASINA GÖRE:

A. Psikodinamik temellere dayananlar:

a) Psikanaliz, Freud’un geliştirdiği psikanaliz ve bu nun değiştirilmiş, uyarlanmış biçimleri
b) Freud’dan yöntemce büyük ayrılma göstermeyen fa­kat kuramsal açıdan ayrılıkları olan analiz okulları (Jung, Adler, Rank, Horney, Sullivan..)
c) Psikanalitik nesne ilişkileri kuramı (Klein, Fair bairn. Kernberg..), psikanalitik benlik psikolojisi (Hart-mann, Rapaport, Erikson…), psikanalitik özbenlik (kendilik, self) psikolojisi (Kohut..)

B. Öğrenme ilkelerine dayanan davranışçı psikoterapi türleri:

Sistematik duyarsızlaştırma (systematic desensitization, vole), alıştırma (exposure), itici koşullama (aversive training), olumlu pekiştirme ve söndürme (positive reinforcement and extinction) vb.

C. Bilişsel psikopatoloji, bilgi işlemleme (Information pro-cessing), sosyal psikoloji ilkelerine dayananlar, (bilişsel sağaltım- cognitive therapy)

D. Varoluşçu (existential) ve görüngü-bilimsel (phenomeno-logic) temellere dayananlar, (Binswanger, Minkowski, Frankl, Strauss…)

III. SAĞALTIM DURUMUNUN BİÇİMİ VE YAPISINA GÖRE

A) Bireysel (individual) psikoterapi
B) Küme (group) psikoterapisi
C) Psikodrama
D) Oyun Psikoterapisi
G) Aile Psikoterapisi

BY: admin

Psikoterapi

Yorumlar:Yorum yapılmamış

Kendinizle Baş Etmenin Yolları

Siz de yaşantınızda sık sık şu cümleyi kuranlardan mısınız? “Hayat ne kadar da garip, çoğu şeye anlam veremiyorum…”  Hayaller kurarız, kurduğumuz hayallere yaklaştığımız zamanlarda da bazen geri adımlar atarız ya da tam arzu ettiğimiz şeyin gerçekleşmesi süreci ile aramızda çok az bir mesafe kalmışsa ilginç bir şekilde harekete geçmemeyi tercih edebiliriz. Arzularımızın hayata geçmesine çeyrek kala, kapılar önümüzde açılmaya başlamışken bilinçaltımız devreye girip bir şekilde yolumuzu kesebiliyor. Peki bilinçaltımız nasıl bizim düşmanımız oluyor? Bilinçaltımız düşmanımız olarak karşımıza çıktığı anlarda neler oluyor?  

Değişim önce bilinçaltını değiştirmekle başlar 
Yaşamınızda öyle anlar olur ki hiç bir şey yapmak istemezsiniz, hiç bir şeyden zevk almadığınızı düşünürsünüz.  Ama şöyle ya da böyle o üzüntülü zaman geçer gider… Zaten geçmişe dönüp baktığında ne kadar çok üzüntülü olaylar hatırlarsın, o olayları yaşadığın zamanlarda kendini ne kadar kötü hissetmişsindir… Ama o zaman şimdi bu zamana ulaşacağını bilmiş olsaydın, acaba o kadar olaylardan etkilenir miydin? Milyonlarca insan zihinsel olarak acı çekiyor ve yardım bulmak için amaçsızca çabalıyor. İnsanlar sorularına sadece cevap aramakla kalmıyorlar, hedeflerine nasıl ulaşabileceklerini, rüyalarını nasıl hayata geçirebileceklerini de merak ediyorlar. Sadece istemedikleri alışkanlıklarını ortadan kaldırabilmek için maddi manevi yatırımlar yapıyorlar. 
Hızlı tüketim kültürünün gelişmesiyle, isteklerini daha hızlı hayata geçirmek için yeni metotlar arayan insanların sayısı giderek artıyor. Alternatif terapilere olan ilgi şimdiye kadar hiç olmadığı kadar çok. 

“Hayal Etmek Bilmekten Daha Önemlidir ”   A.Einstein    
Çoğu insan otomatik yaşar. Sahip oldukları potansiyelin farkında değildir. Gizli bir gücün bir gün kendisini kurtarmasını bekler. Sihirli bir değnek bir gün yaşamlarını değiştirecektir. Ama günler geçer. Bu hayal gerçekleşmez. Çünkü aradıkları sihirli gücün kendi içlerinde olduğunu bilmezler.  İtaatkar bir hizmetçi gibi sahibinin emirlerini beklemektedir. Dile benden ne dilersin demek için çırpınır. İstenen her şeyi vermeye hazırdır. Sır, anlamakla çözülür. Bu gücün içinde olduğunu anlamak ve o hizmetkara gereken emirleri vermekle.  O hizmetkar bilinçaltıdır. Kişi kendinin, duygularının, düşüncelerinin farkında olabilir. Ama bilinçaltının çok az farkındadır. Farkındalık zihnin gelişmesi ve genişlemesidir. Farkında olarak birçok olumsuz davranışı değiştirmek mümkündür. Sadece kendi içine yapılacak kısa yolculuklar bile birkaç hafta içinde birçok sıkıntıyı yok eder.

Zihin iki parçadır, bilinçli akıl bilinçaltına karşıdır. 
Bir kişi kendini düşündüğü zaman aslında Bilinçli aklını düşünür. Farkında olduğu bilinçli aklıdır. Eylemleri yöneten, kararları veren akıl. Ama esas farkında olunmayan büyük parça buzdağının görünmeyen kısmı bilinçaltıdır. Bilincin birçok eylemi bilinçaltı tarafından yönetilir. Gerçek “BEN” odur. Onu anlamadan kendinizi anlayamazsınız.   Birçok kişi kendini bulmak için dünyayı gezer. Ama o aranan “ben” geziyle bulunmaz. Ne yatağın altındadır. Ne de kapının arkasında. Dışarıda değil içerdedir.  Teorik olarak özgür irademiz vardır. İstediğimiz her türlü kararı alma gücümüz vardır. Bu kararları uygulama potansiyelimiz vardır. Ama bilinçaltının gücü ve arzuları bunların çoğuna izin vermez. İstesek de yapamayız. Sabah hava yağmurlu ve soğuksa canımız yatakta kalıp işe gitmemeyi ister. Ama bilinçaltı işi kaybetmekten korkuyorsa hemen kalkar, giyinir ve gider. Alkolik içkiyi bırakmayı arzu eder. Karısının ona iğrenerek bakması, yaşamının her gün aşağı doğru gitmesinden üzgündür. Ama tüm bilinçli arzusuna rağmen içmeye devam eder. Obez zayıflamayı ister. Zayıflayınca kendini çok daha iyi hissedeceğini bilir. Ama bir türlü yemesini kontrol edemez. 

Bilinçaltının kendi değişmedikçe, alışkanlıklar sürmeye devam eder
İnsanlar bilinçleriyle birçok kararlar verirler. Ama bilinçaltı kabul etmez. İçerisi itiraz eder ve izin vermez. Bilinç birçok şeye karar verebilir. Mantık yürütür. Nedenlerini bulur. Plan yapar. En yararlısının ne olduğunu bilir. Ama bilinçaltı rıza göstermezse eli ayağı bağlı kalır. Güç bilinçaltındadır. Enerji bilinçaltındadır. En güçlü irade bile onu yenemez. Tabii ki bir iki gece alkolik ayık kalabilir. Obez 3-5 gün diyet yapabilir. Bilinçaltı anlayışlı anne-baba gibi çocuğuna 3-4 gün müsamaha gösterir. Ama bilinçaltının kendi değişmedikçe alışkanlıklar sürmeye devam eder. İrade sadece yüzeye bir çentik atabilir. Bilinçaltı nasıl programlanmışsa öyle çalışır. Bir bilgisayar gibi. Hangi programı yüklerseniz o programın sınırları içinde çalışabilirsiniz. Bu programlar biz farkında değilken yerleşir. Biz doğruyla yanlışı ayırt etme gücüne sahip olamadan önce yerleştirilir. Örneğin sinirli bir anne çocuğuna bağırır. “ Sen zaten hiçbir şeyi doğru yapamazsın”. “Senin her şeyin yanlış”. Bu çocuk büyüdüğünde de başarısızlığa programlanmıştır. Çünkü annesinin bağırdığı yaşlarda henüz bilinçli aklı gelişmemiştir. Bu olumsuz telkinleri sansür edemez. Bilinçaltı hepsini gerçek olarak kabul eder. Ve bu inancı yerleştirir. “Ben hiçbir şeyi doğru yapamam”. Bilinçaltının değerlendirme yeteneği yoktur. Her fikri doğru olarak kabul eder. Bir bilgisayar gibi. Yüklenen programları ret etme gücü yoktur. Bilinçaltına yerleşen her fikir inanç olur. Davranışa yansır. Eğer çocukken bu program yerleşmemiş olsa erişkin olduğu zaman böyle bir sözü ret edecektir. İnancı haline getirmeyecektir. Bilinçaltı bilincin izin verdiği telkinleri kabul eder. Bilincin inandığı telkini kabul eder. Ama sonradan bilinç kararını değiştirmek ister. Ama ilk fikir bilinçaltına kazınmışsa değişmez. Yani zihnin iki parçası ayrılmaya başlar. Bilinçaltı fikirler hakim olur. Bundan sonra bilinç ne isterse istesin bilinçaltının kontrolü altındadır.

Hipnoz Bilinçaltına Ulaşma Aracıdır 
Aslında hipnoz insanlar için bir çıkış yoludur çünkü kısa sürede beklentilere cevap verebilir. Ayrıca güvenli, kolay ve etkili bir yoldur. Ehil ellerde zarar verme olasılığınız yoktur. Modern bilim sayesinde dünyamızda teknolojik bir aydınlanma meydana geldi. Artık hipnozun sırlarının da açığa çıkmasının zamanı geldi. Şimdi sizle bu konu hakkındaki sır perdesini aralayalım. İşte size en büyük sır. Hipnozda güç hipnoterapistte değildir, esas güç tedavi gören kişidedir. Charles Tebbetts hipnoz konusunda efsane haline gelmiş biri olarak hipnozun sırrını söyle açıklıyor. “Hipnoz aslında kendi kendinize yapılmış bir telkindir. Hipnoterapist sadece bir rehberdir. Tedavi gören kişinin zaten içinde olan doğuştan kazandığı yeteneği istenilen şekilde değiştirmesine yardım eder. Değişmek için gereken güç zaten insanın kendi aklında mevcuttur. Hipnoz sadece telkin almaya hazır hale getirir. Hipnoz olmak iyileştirmez. Her psikoterapi bir telkindir. Bilinçaltı hayal ile gerçeği ayırd edemez. Her psikoterapi telkini gizli veya açık olarak verir. Hipnoterapi psikoterapinin etkisini arttırır.

Bilinçaltı ne isterse onu yaparız. Bilinçaltı söylenen her şeye inanır. O halde yeniden programlanma şansı vardır. Bilinçli aklı atlayarak bilinçaltına ulaşma şansımız vardır. Yeni fikirleri oraya yerleştirme şansımız vardır. Yerleştikten sonra onları sürekli besleyerek ve güçlendirerek değişmez hale getirebiliriz. Bilinç farkındayken bilinçaltını değiştirmek boşunadır. Bilinçaltı neye inanırsa onu yaparız. Bu nedenle bilinçaltına doğru bilgiyi göndermek için bilinç geçici olarak kenara çekilmelidir. Bu ancak hipnozla sağlanır. 
Bilinç farkındayken bilinçaltını değiştirmek boşunadır. Bir lise öğrencisini düşünelim. Çalışkan. Bu nedenle okulun bilgi yarışma ekibine seçilir. Buna sevinir, gurur duyar. Ama bir sorunu vardır. Kalabalıklar önünde konuşmaya korkmaktadır. Bilinçli aklı bunu saçma bulur. Ondan daha az yetenekliler bile rahat rahat konuşmaktadır. Ama tam bu aşamada bilinci bilinçaltından mesajları alır. Bilgiler duygular orada depolanmıştır. Hem geçmiş bilgi, hem de bu bilginin oluşturduğu duygu bilincin mantığını yener.
 “En son konuştuğun durumu unuttun mu? Sesin titredi. Ellerin o kadar titredi ki notlarını bile tutamadın. Yüzün kıpkırmızı oldu. Tam bir aptal durumuna düştün. Bu yine olacak ve bunun olacağını biliyorsun.”
 Korku ve Utanç… Bu iki duyguyu bilincin mantıklı düşünceleri aşamaz. Bilinç ve bilinçaltı çatıştığı zaman kazanan bilinçaltıdır. Topluluk önünde konuşma çabaları hep başarısızlıkla sonuçlanır. Eğer bu gencin bilinçaltı topluluk önünde konuşma konusunda yanlış bir bilgiye sahip olduğuna ikna olursa, bilincin mantığının geçici de olsa işleme şansı vardır. Bilinçaltı yanlıştır. Herkes topluluk önünde rahatlıkla konuşur. Yeter ki bilinçaltı farklı inanmasın.

Hipnozda bilinç devre dışıdır, bastırılmıştır, karışmaz, eleştirmez, değerlendirmez, yorumlamaz, analiz etmez. 
Bilgilerin doğrudan bilinçaltına gitmesine izin verir. Bu iki farklı zihin parçasının ilişkisini anlarsanız hem hipnoz olmanız, hem hipnoz yapmanız hem de hipnozda değişiklik yaratmanız çok kolaylaşır.

İyileşme hücre düzeyinde başlar
Hücre düzeyi aynı zamanda zihin düzeyi olduğu (ve kuantum fizik yasalarına dayandığı) için , her türlü tedavinin ilk nedeni zihinsel olmak zorundadır. 
Dumont’a göre “Bütün tedaviler sonuçta zihin tedavileridir” İyileşme süreci her zaman için atık dokuların tamir edilmesi ve hücrelerin etkinlikleriyle karşılıklı ilişki ve koşulların uyumlu bir şekilde yeniden düzenlenmesinden oluşur.

Hipnozun Kullanım Alanları
Hipnoz günümüzde;
Psikonevrozlarda, Psikosomatik hastalıklarda, Cerrahide, Diş hekimliğinde, Jinekolojide, Alışkanlıklar ve davranış bozuklularında,Çocuk hekimliğinde,  Ürolojide, Anesteziolojide, Eğitimde, İş motivasyonunda, Sporda, Güzel sanatlarda kullanılabiliyor.

Uzm.Dr. Sevilay ZORLU

Psikiyatrist &  Psikoterapist

www.antalyaterapipsikiyatri.com

www.antalyacinselterapi.com

Şirinyalı Mh. İsmet Gökşen Cad.

1528 S. Şahbaz Apt. K:2 D:5

0 (242) 316 98 99

BY: admin

Psikoterapi

Yorumlar:Yorum yapılmamış

Hipnoz Nedir?

Hipnoz Nedir?
Hipnoz, bakışla, sözle veya bazı yardımcı nesneler kullanılarak, telkin ile oluşturulan özel bir bilinç hâlidir. Bir başka deyişle bir trans hâlidir. Bu trans sırasında, kişi çevreden gelen tüm (ses, ışık, koku vb.) uyaranlara kendini kapatır veya aldırmazken, hipnoz yapan kişinin telkinlerini artmış bir dikkatle dinler, anlar ve gönüllü katılımla uygular.

Hipnoterapi Nedir?
Hipnoz aracılığı ile (hipnoz sırasında) uygulanan tedavilere verilen genel isimdir.

Hipnoz bir uyku mudur?
Hipnoz kesinlikle bir uyku hâli değildir. Dışarıdan bakıldığında, hipnozdaki kişi sanki derin ve huzurlu bir uykudaymış gibi görünür. Aynı yanlış gözlemi yapan İskoç Doktor James Braid 1840 yılında bu trans hâline, Eski Yunan’daki uyku tanrısı Hypnosis’tenesinlenerek hipnoz adını vermiştir. Çok kısa bir süre sonra bizzat Dr. Braid bu trans hâlinin uyku olmadığını fark etmiş ve hipnoz adının uygun olmadığını açıklamış olmasına karşın, bu yerleşmiş olduğu için hipnoz adının kullanımı devam edegelmiştir. 

Bir kişi, isteği dışında zorla ya da farkında olmaksızın hipnoza sokulabilir mi? 
Hayır! Bu mümkün değildir. Hipnoz kişinin gönüllü isteği ve katılımıyla gerçekleştirilen bir trans hâlidir. Hipnoz yapan kişi, hipnoza girmeyi gönüllü olarak kabul eden kişiye hipnoza girmesini sağlayacak bazı telkinler verir. Kişi bu telkinleri uygulayarak hipnoza girer. Hipnoza girmek istemeyen bir kişi kendisine söylenen telkinleri gerçekleştirmeyi reddedeceği için hipnoza girmez. 

Hipnozdaki kişi hipnoz yapanın tüm söylediklerini olduğu gibi kabul eder ve aynen uygular mı?

Hayır!Hipnoz sırasında kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmaz. Hipnoz yapan kişinin söylediği her şeyi duyar, anlar, hatta yargılar. Yapması istenilen şey kişinin sosyal ve ahlâki değerlerine uygun değil ise kabul etmez, uygulamaz. Israr edilirse kişi hipnozdan çıkar.

Hipnoza giren bir kişi istemediği hâlde sırlarını açıklar mı? 
Hipnozdaki kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmadığı için istemediği sürece hiçbir sırrını söylemez, özel bilgileri vermez. Hipnozdaki kişi ancak, söyleyeceği şeylerin kendisi için (örneğin hastalığının tedavisinde işe yarayacağı şeklinde) yararlı olacağına inanır ve hipnoz yapan kişiye güvenirse sorulan sorulara yanıtlar verir. 

Hipnozdan “uyanamamak” mümkün müdür?
Hipnoz bir uyku olmadığı için, uyanamamak diye bir şey olamaz. Hipnoz yapan hekim, terapi sonunda kişiye hipnozdan çıkacağı telkinini verdiği zaman kişi hipnozdan çıkarak gözlerini açar.
 

Hipnoz nasıl oluşur? Hipnoza girmenin temel koşulları nelerdir?
Hipnozun oluşmasında üç temel unsur vardır: Gönüllülükkonsantrasyon ve hayal gücü. Hipnoza başlanırken, kişi önce hipnoza girme konusunda gönüllü ve istekli olmalıdır. Gönüllü ve istekli olan kişi, hekimin kendisine söylediği (hipnoza giriş için verdiği) telkin cümlesine tüm dikkatini verir, yoğunlaşır. Sonra da söylenen telkinin içeriğini hayal ederek gerçekleştirir. Buradan da anlaşılabileceği gibi bir kişinin hipnoza girebilmesi için gönüllü olması, konsantrasyonunun ve hayal gücünün yeterli olması zorunludur. Veya bir başka deyişle isteksiz, gönülsüz olanlar ya da konsantrasyonu ve hayal gücü yetersiz olanlar hipnoza giremezler. 

Hipnoza yatkınlık (hipnotizabilite) ne demektir? Herkes hipnoza girebilir mi?
Hipnoza girebilme yetisine hipnotizabilite (hipnoza yatkınlık) adı verilmiştir. Herkesin hipnoza yatkınlığı (hipnotizabilite) farklıdır. Bu nedenle herkes hipnoza giremez. Çocuklar hipnoza son derece yatkındırlar. Yapılan araştırma sonuçları, hipnoza yatkınlığın en fazla olduğu dönemin 6-10 yaş arası olduğunu göstermiştir. Yaş ilerledikçe hipnoza yatkınlık giderek azalır. Genel olarak toplumun %10-15’inde hipnoza yatkınlık yoktur. Bu kesim kesinlikle hipnoza giremez. Toplumun %70-80’inde orta düzeyde bir hipnoza yatkınlık, %10-15’inde ise yüksek düzeyde hipnoza yatkınlık vardır. Yani toplumun büyük bir çoğunluğu hipnoza girebilmektedir. 

Hipnoza yatkınlığı etkileyen etkenler nelerdir?
Hipnoza yatkınlık yetisi, kişilik yapılarına ve içinde bulunulan ruhsal rahatsızlığa bağlı olarak değişmektedir. Örneğin, kuşkucu, kimseye güvenmeyen, her şeyi kontrol etmeye çalışan ya da kendisini herkesten çok üstün ve değerli gören kişilik yapılarına sahip olan kişiler kolay kolay hipnoza giremezler. Aynı şekilde obsesif-kompulsif bozukluk, şizofreni, ağır depresyon, paranoid bozukluk ve demans (bunama) hastalarının hipnoza yatkınlıkları sağlıklı insanlara göre daha düşüktür. 

Kimler Hipnoz Yapabilir?

Çoğu ülkede, hipnoz “tıbbî bir girişim” olarak kabul edildiği için, gösteri amaçlı sahne hipnozu yasaklanmıştır. Hipnoz yapma yetkisi, sadece tedavi amacıyla, hipnoz ve hipnoterapi eğitimi almış hekimler, diş hekimleri ve klinik psikologlara tanınmıştır. Bu son derecede yerinde bir uygulamadır. Çünkü hipnoz yapmak çok kolay bir uygulama olmakla birlikte hipnoz aracılığı ile hastalıkların tedavisini yapmak yani hipnoterapi uygulamak, hipnoz bilgisinin yanı sıra söz konusu hastalıklar ve tedavileri hakkındaki özel mesleki bilgileri de ayrıntılı bilmeyi ve bu konuda yetkili olmayı gerektirir. 

Hekimler, hipnoterapiyi eğitimini aldıkları kendi uzmanlık alanlarında uygulamalıdırlar. Çünkü hem eğitimleri hem de yasal yetkileri kendi uzmanlık alanlarıyla sınırlıdır. Örneğin Astım hastalığı konusunda göğüs hastalıkları uzmanı, ağrısız doğumda kadın-doğum uzmanı, cilt hastalıkları konusunda dermatolog, ruhsal hastalıklarda psikiyatri uzmanı, diş çekimi ve diş eti hastalıklarında dişhekimleri hem bilgi ve yeterlilik hem de yasal olarak yetkilidirler. Çünkü söz konusu hastalıkları hipnoterapi ile tedavi ederlerken kendi uzmanlık bilgilerini hipnoz içinde uygulayacaklardır.

Hipnoz yapmayı bilmek diş hekimine panik bozukluğu’nu tedavi etme veya psikiyatri uzmanına ağrısız doğum yaptırma, radyoloji uzmanına cinsel işlev bozukluklarını tedavi konusunda yetki vermemektedir. Her uzman hipnoterapiyi kendi uzmanlık sınırları içinde uyguladığı takdirde başarılı olacaktır.

Çoğu ülkede, hekim olmadıkları hâlde psikolojik sorunlarda hipnoterapi yapma yetkisi, ruhsal sorunlar ve hastalıklar konusunda lisansüstü eğitim almış klinik psikologlara da tanınmıştır. Ancak ülkemizdeki sağlık yasalarına göre psikologlara bu hak tanınmamıştır. Bazı az sayıda ülkede hipnoterapi yapma yetkisi hekim kontrolü altında ve sadece bazı kısıtlı alanlarda olmak koşulu ile yukarıda yazılanların dışında hemşire, sosyal hizmet uzmanı gibi mesleklere de tanınmıştır.

Hipnozla geçmiş hayatlara veya geleceğe gitmek mümkün müdür?

Kesinlikle hayır! Maâlesef en çok kötüye kullanılan sahalardan biri de budur. Belki kişinin kendi hayatındaki bazı bilinçdışına bastırılmış rahatsızlık verici hatıraları ortaya çıkarmakta kullanılabilirse de, bu çok özel ve kesinlikle uzmanlarca uygulanabilecek bir tekniktir. Önceki hayatlara ve hele geleceğe gitmek mümkün olsaydı, herkes Toto, Loto, Altılı Ganyan ve aklınıza gelebilecek her şeyi görüp zamanın akışını değiştirirdi! Böyle vaatlerle yaklaşan birin kesinlikle şarlatan veya kendisi psikiyatrik hasta olan birisi olduğunu düşünebilirsiniz.

Hipnoz nerelerde / hangi hastalıklarda kullanılabilir?

Genel Tıpda: Ağrıyı ortadan kaldırmak için (migren ve gerilim tipi baş ağrıları, kronik fiziksel ağrılı hastalıklar, trigeminal nevralji, ağrısız doğum, kanser ağrılarında), hipnoanestezi ile cerrahi girişimlerde (ameliyatlar, diş çekimi ve diş eti rezeksiyonlarında), psikosomatik hastalıklarda (astım, esansiyel hipertansiyon, psöriazis, ülser, ülseratif kolit, irritabl kolon, siğil tedavisinde),

Psikiyatride: Tik, kekemelik, enüresis noktürna (gece işemeleri), trikotilomani, yeme bozuklukları, obezite, psikojenik ağrı bozukluğu, konversiyon bozukluğu, cinsel işlev bozuklukları, sigara bağımlılığı, dissosiyatif bozukluklar, fobiler, panik bozukluğu, agorafobi, sosyal fobi, sınav kaygısı, travma sonrası stres bozukluğu…

Hipnoterapistlik bir uzmanlık mıdır?

“Hipnoterapistlik” adı verilmiş olan akademik bir uzmanlık alanı veya unvanı yoktur. Hipnoz yapmayı bilmek veya uygulamak bir kişiye hipnoterapist unvanını kazandırmaz. Asıl olan, hipnoz yapan hekimin tıp fakültesini bitirdikten sonra ihtisas eğitimini alarak hak kazandığı (kadın-doğum, cilt hastalıkları, iç hastalıkları, psikiyatri gibi) uzmanlıktır. Hipnoz ise, bu kişilerin kendi uzmanlık alanı içindeki hastalıkları tedavi etmek için gerekli olduğu zamanlarda kullandıkları bir “tedavi aracı” ve bir tekniktir. 

Hipnoz ve Hipnoterapinin Ülkemizdeki Yasal Konumu Nedir?

Ülkemizde hipnoz ve hipnoterapi uygulaması için henüz yasal bir düzenleme yoktur. Bu nedenle kimler tarafından hangi durumlarda hipnoz uygulanabileceği, kimlerin eğitim verebileceği belirsizdir. 2000’li yıllara değin, hekimlerin yanı sıra, psikologlar ve sosyal hizmet uzmanları başta olmak üzere kendilerine astrolog, medyum, yaşam koçu vb. adı veren hemen herkes, hipnoz uyguladığını, hastalıkları tedavi ettiğini söylemekte internet ortamında bunu ilan etmekteydiler. Televizyon kanallarında hipnoz uygulamaları sergilenmekteydi. 
 

Hulya Avşar Show programında Norveç’li bir kişi tarafından seri hâlinde hipnoz uygulamaları yapılması nedeniyle Türkiye Psikiyatri Derneği ve Tıbbî Hipnoz Derneğinin o dönemdeki yöneticilerinin yoğun kampanyası sonuç vermiştir. Haziran 2000’de İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından Hülya Avşar hakkında “Yetkili mercilerin genel sağlığın korunması için verdiği emre uymamak” suçunu düzenleyen TCK’nın 526. maddesi gereğince 3 ay ilâ 6 ay arasında hafif hapis cezasına çarptırılması istemiyle dava açılmış, sonuçta hipnoz programları yayından kaldırılmıştır.

Hipnoz ve hipnoterapi konusunda yasal düzenleme gerekliliğini sürekli savunan ve Bakanlığa birçok kez başvuran Türkiye Psikiyatri Derneği’nin çabaları sonucunda Sağlık Bakanlığı tarafından “Hipnoz ve Hipnoterapi Uygulanması Hakkında Yönetmelik taslağı” hazırlanarak 17.02.2004 tarihinde tartışılması amacıyla bakanlık web sitesine konulmuştur (http://www.saglik.gov.tr/extras/birimler/temel/hipnoz_taslak.pdf). Ancak günümüze değin hâlâ bu taslağa resmiyet kazandırılmamıştır. 

Bu alandaki son gelişme, Sağlık Bakanlığının Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğünün19/10/2008 tarih ve 44103 sayılı yazısı ile “fertlerin ve toplumun sağlığını korumak amacıyla ülkemizde hipnoz ve hipnoterapin bilimsel yöntemlerle yapılmasını, uygulama alanlarını, amaçlarını, kimler tarafından ve hangi sağlık kuruluşlarında uygulanabileceğine ilişkin usul ve esasları belirlemek amacıyla “Hipnoz ve Hipnoterapi Uygulaması Hakkında Yönetmelik Taslağı” üzerinde çalışmalar devam etmekte olduğundan Bakanlıkça bir değerlendirme yapılıncaya kadar “muayenehanelerde ve diğer sağlık kuruluşlarında hipnoz uygulaması yapıldığının tabela, kartvizit ile basılı ve elektronik ortam materyellerinde tanıtımın yapılmasının uygun olmadığı”duyurulmuştur.

Hipnoz Etik Kuralları Nelerdir?

(TPD HİPNOZ VE HİPNOTERAPİ UYGULAMA ETİK KURALLARI)*

* TPD Hipnoz ve Hipnoterapi Bilimsel Çalışma Bilimsel Çalışma Birimi tarafından hazırlanan taslaktan alınmıştır. Henüz resmiyet kazanmamıştır.

  • Hipnoz, üniversiteler ve eğitim hastanelerinde kurulacak “Hipnoterapi Eğitim ve Araştırma Merkezleri”nde kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili yeterli süre teorik ve pratik “Hipnoz ve Hipnoterapi Sertifika Eğitimi” almak koşulu ile ya da yurt dışından bu konuda sertifikası olanların sertifikalarının geçerliliği Sağlık Bakanlığınca onaylanması hâlinde; sadece hekim, diş hekimi ve klinik psikologlar tarafından ve sadece tedavi amacıyla yapılabilir.
  • Uygulayıcılar hipnozu sadece kendi uzmanlık alanlarının sınırları içinde uygulayabilirler.
  • Hipnoz bir eğlence aracı değildir ve kesinlikle gösteri amacıyla kullanılamaz.
  • Televizyonda, sahnede veya topluluklar önünde bireysel veya toplu hipnoz uygulamaları yapılamaz.
  • Kitle iletişim araçlarında, web sitelerinde, çeşitli amaçlarla hazırlanmış broşür veya kitaplarda, haber, tanıtım veya eğlence programı vb. hiçbir şekilde hipnoz uygulamalarına ait görüntü ya da fotoğraf yer alamaz.
  • Hipnozu ya da hipnoz uygulayanları tanıtmak, hastalıkların tedavisindeki yeri ve önemini göstermek amacıyla bile olsa, hipnoz uygulamaları izleyici önünde yapılamaz.
  • Hipnoz uygulayıcıları, reklam ve tanıtım yapamazlar. Yaptıkları uygulamaları tabelalarda belirtemezler.
  • Hipnoz uygulayıcıları, kendilerini “hipnoterapist” olarak tanıtamaz, “hipnoterapist” sözcüğünü tabelada, kartvizitte, antetli kağıtta veya imzalarında kullanamazlar.
  • Uygulayıcılar, hastanın başka bir uygulayıcının telkinlerini kabul etmeyeceği, başka bir uygulayıcının telkinlerinden yarar görmeyeceği şeklinde posthipnotik telkinler veremezler.
  • Hipnoz uygulayıcıları, hastalarına kendi ekonomik, sosyal yarar veya çıkarları doğrultusunda telkinler veremezler.

Türkiye Psikiyatri Derneği

BY: admin

Psikoterapi

Yorumlar:Yorum yapılmamış

İyi Psikoterapist Kimdir?
  • Bu konuda psikoterapistin kişisel özellikleri, mezun olduğu okulu, aldığı eğitimleri, bağlı olduğu meslek örgütü, mesleki tecrübesi, kültürel altyapısı, insani ve etik yönü oldukça önem arz etmekle beraber her danışan için “İYİ PSİKOTERAPİST” kavramı farklılık gösterebilir.
  • Bir danışan için çok iyi kabul edilen psikoterapist bir başkası için vasat ya da yetersiz görülebilir.
  • Burada önemli olan nokta psikoterapist ile danışanın kurduğu güvene dayalı ilişki ve aralarında oluşturdukları psikoterapiye yönelik ittifaktır.
  • Psikoterapi kişinin hayatı farklı yönleriyle de görmeniz de yardımcı olan ve hedefe yürümenizi sağlayan son derece faydalı bir tekniktir. Siz izin verdiğiniz sürece TERAPİSTİNİZ size yardım edebilir…